19 Aralık 2011 Pazartesi

PRAG – VİYANA – BUDAPEŞTE


                         PRAG – VİYANA – BUDAPEŞTE
                              1 – 8 Temmuz 2005

Prag en çok görmek istediğim yerlerin başında yer alıyor. Nedeni mi? Kesinlikle peri masallarından fırlamış, oyuncak bir şehir görünümünde olması. Benim gibi; kale, kule meraklısı biri için biçilmiş kaftan. Kimbilir hangi hayallere dalıp oralarda takılı kalacağım. O yüzden şimdiden çok heyecanlıyım. İlk defa  orta Avrupaya, yazın ortasında gideceğim. Hayırlısı bakalım ortalamayı tutturabilecek miyim?:)



1 Temmuz 2005 
Gece yaklaşık 4.30 gibi “Free Bird” ile uçarak, 6.30 da Kafka’nın Prag’ına varıyoruz. Bu sefer Yeşil Elma adlı turizm firması ile yollardayız. Kim? Ayla ve ben. Yaz olmasına rağmen, hava bayağı serin. Gözünü sevdiğim Türkiye’m! Millet Marmaris, Bodrum, Kemer’lerde cayır cayır yanarken; bizim burada tabiri caiz ise … umuz donuyor. Gezimize Gotik mimarisiyle şehre tepeden bakan, Prag kalesinde yer alan, St.Vitus Katedralini gezmekle başlıyoruz. 1344 yılında  4.Charles tarafından yaptırılmış. Dışındaki yaratık figürleri kötü ruhları engellemek için eklenmiş. Cumhurbaşkanlığı Sarayını ve Kafka’nın evini dışarıdan görüyoruz. Hava birden o kadar bozuyor ki, bir dam altı bulup tüm grup epey bir süreyi yağmurdan korunmak için bu dam altında geçirmek zorunda kalıyoruz. Ortalık biraz durulduğunda, Vitava Nehri üzerindeki, meşhur Charles Köprüsü üzerinden geçerek otele gidiyoruz. Kral IV. Karl tarafından yaptırılan 600 yıllık köprü, 516 m uzunluğunda, 10 m genişliğinde. Yapımında taşları birleştirmek için yumurta kullanılmış. Üzerinde 30 adet heykel bulunmakta, bunlardan en ünlüsü de; herkesin elini sürdüğü Peder John ve köpeğinin heykeli. Peder John’ un, kendisine günah çıkartan Kraliçenin günahlarını Krala anlatmadığı için idam edildiği söyleniyor. 
Heykeller arasında, bir de yeniçeri var. Köprünün, kale yakasındaki ilk heykel. En altta, zindan içerisinde bir takım insanlar görülüyor. Zindanın yanında; ayakta, sarıklı, göbekli bir yeniçeri duruyor. Yeniçerinin üstünde, başında haç bulunan bir geyik ve en tepede “kurtarıcı aziz şövalye” heykeli bulunuyor. Heykelin yapım yılı 1854. Osmanlı, artık “hasta adamdır”, Aziz           Şövalye ise kılıcı ile, yeniçerinin tepesindedir.

“Hotel Axa” gayet merkezi bir yerde, düzgün bir otel.


Akşam, nehirde bir tekne turu yapıyoruz. Hava yağmurlu. Teknenin pencerelerinden, bu ortaçağ şehrini, damlalar arasından görmek çok güzel. Yemek açık büfe. Yemekten önce, bize Çeklerin meşhur likörü “Becherovka” dan ikram ediyorlar. Tekne yemekleri arasında, Macarların ünlü yemeği gulaş da var. Gulaşın kökeni, 9. yy'da Macar çobanların yediği bir haşlama yemeğidir. Yemeğin adı, Macarcada "sığır güden kişi, çoban" anlamına gelir. 9. yy'da Macar çobanlar, sürüleri otlatmaya götürmeden önce yola çıkarken, yanlarına taşıyabilecekleri yiyecekler alırdı. Kuşbaşı etleri soğan ve diğer tat vericilerle birlikte ağır ateşte yağı eminceye dek pişirir, daha sonra yemeği kurutur ve koyun işkembesinden yapılan tulumlarda saklardı. Kurutulmuş haldeki yiyeceğin yenilecek kadarına su katarak, yemek ya da çorba şeklinde hazırlardı. "Biz ise gulaşın, Rumeli seferlerindeki Osmanlı ordusunun kazanında kaynayan ve askere dağıtılan et olduğunu, bu yüzden adına “kul aşı” denilip sonradan gulaşa dönüştü diyoruz. Yediklerimiz arasında balık ve isli peynir ayrı bir güzeldi. Gezimiz yaklaşık iki saat sürdü. Bir ara teknenin açık kısmına da çıktık fakat hava soğuk. Bu arada tekne bir ara bir havuza alınarak, orada su yükseltildikten sonra nehrin bir üst seviyesine geçerek gezimize devam ediyoruz.

2 Temmuz 2005
Extra turlardan birine katılarak, “Kutna Hora”ya gidiyoruz (40 Avro). Önce gotik, Santa Barbara Kilisesini dışarıdan ziyaret ediyoruz. Oradan “Kemikli Kilise”ye gidiyoruz. Prag'in 70 km dogusunda Sedlec isminde bir kasaba var. Buradaki kilisenin içi gercek insan kemikleri ile dekore edilmiş dünyadaki tek kilise. Efsaneye göre Sedlec Manastırı Baş rahibi Heinrich, Çek Kralı II. Otokar tarafından 1278 yılında Filistin'e kutsal topraklara elçi olarak gönderilir. Heinrich Kudüs'ü terk ederken aldığı bir avuç toprağı manastırın mezarlığına serper. Böylece o mezarlığın Kutsal Topraklar'ın bir parçası olduğu düşünülmeye başlanır. Tüm Orta Avrupa'dan insanlar bu mezarlığa gömülmek isterler. 14. yy.'da bölgede büyük bir veba salgını çıkar. Çok insan ölür. Sadece 1318 yılında 30 bin kişi bu mezarlığa gömülür. Daha sonra iç savaşlar, din çatışmaları. Derken mezarlık büyür ve yetmez olur.

16. yy.'da ise mezarlık daraltılmak istenir; ama bu mezarlığa gömülmek isteyenlerin sayısı çok fazladır. Bunun üzerine eski mezarlıklar açılıp çıkarılan kemikler önce kilisenin bahçesine, daha sonra da (1511) yarı kör bir Sisteryan keşişi tarafından kilisenin içine yığılır. Keşiş kemikleri piramit biçimde (6 adet) yığmak suretiyle, yaşam sırasında ölümü hatırlatarak insanlara ders vermeye çalışır. Kilisenin benien etkileyen köşesi: Ortaçağda bölgenin hakimi olan Schwarzenberg Prensliğinin, kemiklerden yapılmış arması. Bu armanın sağ alt kenarında: gözü bir karga tarafından oyulan bir kafatası bulunuyor. Bu kafatası, prensin Türklere karşı kazandığı bir savaşı temsil ediyormuş. 1594 yılındaki savaşın adı; yabancı kaynaklarda “Raab Savaşı”, bizim kaynaklarda ise “Yanık Kale Savaşı” olarak geçiyor. Bir zamanlar tüm Avrupa’yı titrettiğimizi düşünecek olursak, bu tür anıtlar görmek normal.


Geri dönüş yolu üzerinde Mayerling Av Köşkü’nü ziyeret ediyoruz. Bu köşkü, Hofburg İmparatoriçesi Elizabeth (Sisi)’nin oğlu olan Rudolf, av merakı nedeniyle 1886’da yaptırıyor. Elisabeth'in hüzünlü bir öyküsü var, çünkü üç çocuğunun da ölümünü görüyor. 60 yaşlarındayken de bir anarşist tarafından öldürülüyor. Bugün Viyana için Sisi, sanki bir turizm elçisi, tek başına bir marka.

Sisi'nin oğlu, Rudolf ise, Belçika Prensesi Stephanie ile evlendiriliyor. Ve bir süre sonra bir barones ile tanışır, 17 yaşındaki bu kıza büyük bir aşk besler. Bir gün bu av köşkünde Rudolf ve sevgilisi ölü olarak bulunur. Tarihe Mayerling Faciası olarak geçen bu olayda, Rudolf arkasında bir mektup bırakarak önce sevgilisini sonra da kendisi vurduğu öne sürülür. Fakat, Rudolf'u babası tarafından düzenlenen bir komploya kurban gitmiş olabileceği ihtimali de düşünülmekte. Bugün av köşkünde çiftin ölü bulunduğu oda gezilebiliyor. Odanın duvarlarında ise fotoğraflarıyla tüm aileyi görmek mümkün. Bu trajediden sonra bu mülk Carmelite rahibelerinin manastırına dönüştürülmüş. Carmelitelerin katı kurallarına uyarak, rahibeler manastrı asla terk etmezler ve hiç kimse tarafından görülemezler, günümüzde dahi. Tabi buraları gezerken insan inanılmaz bir hüzün hissediyor.

Daha sonra, Nazi Almanyası’nın 2.Dünya savaşında ilk jet fabrikası olarak da kullandığı Avrupa’nın en büyük yer altı gölü olan   “Seegrotto”ya gidiyoruz. Savaş bittiğinde uçağın yapımı tamamlanamadığı için savaşta kullanılamamış. O dönemden kalma orijinal parçalar mağarada sergilenmekte.  Gölet içinde yapabileceğiniz tekne gezintisi, kısa ama keyifli bir zaman geçirmenizi sağlıyor. Gezi teknesine binilen iskelenin hemen karşısında, koyu altın sarısı renginde, gösterişli,  bir tekne bulunuyor. Bu tekne, bir kısmı bu madende çekilen, 1993 yapımı, Stephen Herek tarafından yönetilen ‘Üç Silahşörler’ filminde kullanılmış. Madenin kapısında yazan ‘Glück Auf’ cümlesi, maden işçileri için dilenen ‘Bol Şanslar’ anlamına geliyor. Çapraz haldeki çekiç ise, maden işçilerinin sembolü. Madenin içerisinde, madencilerin koruyucusu Azize Barbara’nın şapeli bulunmakta, şapelin üzerinde de, G ve A harflerini görebilirsiniz. İçeri girerken insan biraz sıkılıyor çünkü giriş dehliz şeklinde aşağı doğru uzanıyor ve  biraz dar.

Prag’da ki otelimize döndükten sonra, şehir dışında bir Çek gecesine gidiyoruz. Ben bu tür turistik gösterileri kesinlikle tavsiye etmiyorum. Hem kalitesiz, hem çok kalabalık, hem de hiç doğal olmuyor. O kadar ki oturduğumuz yer neredeyse, orkestranın arkasında olduğu için bu duruma çok gülüyoruz. Otele; başımız şişmiş, yorgun, pişman ve de 40 Euro hafiflemiş olarak dönüyoruz
Karlovy Vary




3 Temmuz 2005 
Prag’ın dışında bulunan sevimli “Karlovy Vary”e gidiyoruz. Rüya şehri gibi bir yer. Ortasından şehri ikiye bölen bir ırmak geçiyor. Şehre girer girmez Atatürk’ün tedavi için, gelip kaldığı otele gidiyoruz ama maalesef bakıma alındığı için içeri giremiyoruz. Irmağın iki tarafına  da,  balkonlarından, pencerelerinden, renk renk çiçeklerin sarktığı, tipik Avusturya evleri sıralanıyor. Kimi yerlerde film festivaliyle ilgili afişler var, önünde durup fotoğraf çektiriyoruz.



Rehberimiz bu kaplıca şehrinin hikayesini anlatıyor: Kral Rudolf 14.y.y.da, avlanmak için buraya gelirmiş. O zaman ateşli silahlar olamdığı için, oklarla avlanılıyor.Kral bir geyik vuruyor. Geyik yaralanıyor ama yine de, koşuyor, yorulunca da nehir kenarında duruyor, kralın 3 köpeği etrafını sarıyor hemen. Ama o sırada kralın köpeklerinden biri, nehre düşüyor. Nehir suyu, 62 derece, kralın adamları hemen köpeği çekip çıkarıyorlar. Bu arada geyik ve peşinden koşan 2 köpekte koşarken, ağaçların dallarına takılıp yaralanıyorlar. Nehre düşen köpek, diğerlerinden daha çabuk iyileşiyor. O zaman, Kral Rudolf, bu sıcak suyun çok faydalı olduğunu anlayıp, oraya hamamlar yaptırıyor. Bu sulardan içmek için yaptırılmış çeşmelerden birinden su alıyoruz, su o kadar sıcak ki, içmek için bira bekliyoruz. Bu şifalı sulardan içmek için yapılmış özek ibrik gibi porselen bardaklardan satın alıyoruz. Suyun dişlere zarar vermemesi için bu bardaklar ibrik gibi yapılmış.Suyun tadı güzel değil. İçinde büyük miktarda demir, kükürt ve bir çok mineral var.

19. yüzyıl tüm entellerinin kullandığı, şişesinde, Van Gogh’un resminin bulunduğu absenth ve yerli likör Becherovka aldık. Becherovka, Karlovy Vary kasabasında üretiliyor. Anason tohumları, tarçın, ve yaklaşık olarak 32 başka bitki özü ile lezzet kazanmış, fakat esas tarif dünyada sadece iki kişide bulunmaktaymış.  Karlovy Vary; Çek cumhuriyetinin batı Bohemia bölgesinde, 1370'de İmparator Karl IV tarafından kurulan, rüya gibi çok güzel bir şehir. En büyük özelliği (içkisi haricinde) kaplıca ve şifalı suları. Bu yüzden de turizm çok gelişmiş. Ayrıca Uluslararası Karlovy Vary Film Festivaliyle de ünlü. "Kralın Banyosu" anlamına gelen kenti, bugüne kadar, pek çok ünlü siyasi, asker ya da sanatçı ziyaret etmiş.
Rus Çarı Petro, kentin en güzel evini kendisine ayırıyor ve uzun bir zaman burada yaşıyor. Mozart, Beethoven, Freud, Karl Marx, Nazım Hikmet, Hitler kentin ağırladığı isimlerin yalnızca birkaçı. Porselenleri ve kağıt helvası da meşhur. Bu tur bize extra olduğu için 55 Avro ödüyoruz. Dönerken Türklere ait Lapis mücevherat mağazasında duruyoruz ama biz bir şey almıyoruz. Prag’a dönüşümüz akşam 8i buluyor.


Museum of medieval torture instruments
Bir gün evvel şehri gezerken önünden geçtiğimiz "Ortaçağ işkence aletleri müzesi"nin gece 10 a kadar açık olduğunu görüyorum. Tabi kaçar mı? Ayla’yı da Bohemya kristallerine bakarız bahanesiyle kandırarak otelden müzeye kadar yürütüyorum. Tabi bu arada Charles Köprüsünün üzerinden geçerken müzisyenleri dinlemeyi ve fotoğraf çekmeyi de ihmal etmiyoruz. Ortam o kadar hoş ki, insan kendini kendi ülkesinde zannediyor.

4 Temmuz 2005 
Yaklaşık 5 saat otobüsle yol aldıktan sonra Viyana ya varıyoruz. Hotel “ Messe Wien” çok yeni tertemiz bir otel ama şehrin dışında. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İzleyiciler